Atalarımın topraklarına seyahatimiz sandığım kadar yoğun duygularla başlamadı. Ağustos sıcağında yol alırken içimde nedensiz bir sıkıntı var. Karşılaşacaklarımı az çok tahmin edebildiğimden midir, bilemiyorum. Ve daha sınırda görevlinin arabanın evraklarını Yunanca istemesi bile sinirlerimi gerdi.
Sonra sıradan bir gezgin gibi oradan oraya dönüp dolaşıp, yiyip içip, boş boş bakarak, Anayurdu beyhude aradım.
Yunanlılara baktım, sıcakta ortalıkta görünmeyen çoğunluğu kadın halk, akşama doğru kafeleri, restoranları doldurmakta. Sürekli abartılı börek, çörek, tatlı tüketilmekte. Obezitenin yükü altındaki bedenler çağdaşlık belası teşhir ve ibret malzemesi. Onlara benzeyen yanlarımızı fark ettim. Sinirlerim bir kez daha gerildi.
Arada, acı nasihat yüklü çehreleriyle merhabalaşan, ecdadın viran ibadethanelerine baktım, çekingen, başım eğik. Metruk olan onlar mı yoksa ben miyim?
Kendime bakma cesareti bulamadım…
Gidişin tersine dönüş, duygularımı karmakarışık yaptı. Yemyeşil dağları, bereketli ovaları, ırmakları, denizleriyle bu cennet coğrafyayı zorla terk etmek zorunda kalan mazlumların arasına katıldım birden. Yüz yıl öncesinde onların geride bıraktıkları mal mülk değildi. Yüzyılların fetih iradesine şahit olmuş bir vatandı.
Mübadele çocuğuna sınırda dalgalanan al bayrak bir nebze teselli verse de, gözlerimiz arkada, gözlerimiz buğulu. Ve yüzümüzdeki kızarıklık al bayrağın yansımasından değil…
